İdo Tatlıses: Keşke babam tekme tokat dalsaydı

İdo Tatlıses: Keşke babam tekme tokat dalsaydı

Son dönemde şarkılarından kıyafet tarzına kadar herşeyi olay olan İdo Tatlıses, babası İbrahim Tatlıses'le olan ilişkisini anlattı.

20.04.2015 11:05

O, bir imparatorun oğlu... 18 yaşına kadar onu bir an bile yalnız bırakmayan etrafındaki koruma çemberine resti çekip, dünyanın en prestijli müzik okullarından Berklee’ye babasının efsane şarkısı “Mutlu Ol Yeter”i söyleyerek girdi.

Amerika’da ilk defa kendi çamaşırını yıkadı, yemeğini yaptı, yalnız kaldığı kimi geceler sabahlara kadar ağladı. Babasının tedavi sürecinde hep en yakınındaydı. Şimdilerde, o çok konuşulan kalın kaşlarını düzelttirdi ve yeni çıkardığı maxi single’ı “Kaç Kere” ile tozu dumana katıyor. Ama aslına bakarsanız bir tarafıyla hâlâ tam bir ana kuzusu... İşte karşınızda İdo Tatlıses ve öyküsü...

İzzet Çapa'nın röportajı...

Seni hâlâ İstanbul Deniz Otobüsleri’yle karıştıranlar var; bilmeyenler için adının hikayesini anlatarak başlasana...

- İdo, İbrahim’le Derya’nın oğlu demek. Ama nüfus kağıdımda adım İbrahim Tatlıses olarak geçiyor.

Bu şöhretli ‘isim benzerliği’, resmi işlemlerde sorun yaratmıyor mu?

- Yaratmaz olur mu abi! Özellikle telefonda bir işi halletmeye çalıştığımda “Ben İbrahim Tatlıses” deyince, inanmayıp yüzüme kapatıyorlar. Ama “Bu durumdan şikayetçi misin?” dersen, hiç değilim. Bin kere daha dünyaya gelsem yine onların çocuğu olmak isterim.

Peki bir daha dünyaya gelsen anne ve babanın yine ünlü insanlar olmasını ister miydin?

- Bana daha çok vakit ayırmaları için istemezdim. Ama olsun be abi, bizde aile her şeyden önce gelir. Ben onlara gerçekten büyük bir tutkuyla bağlıyım.

İdo Tatlıses kendini şanslı bir çocuk olarak görüyor mu?

- Tabii ki... Ailemin ünlü olması rahat yaşamamı sağladı, bunu inkar edemem. Ama her şeyden öte ben çok mutlu bir ortamda büyüdüm. Düşünsene babam o gün hangi modda kalktıysa, kahvaltıya ona göre bir şarkı söyleyerek otururdu.

Herhangi bir sabahın soundtrack’ine “Urfa’nın Etrafı” denk geldi mi?

- Vallahi canı ne isterse, bir gün “Urfa’nın Etrafı”, ertesi gün “O Sole Mio”... Sadece o da değil, sabah kalkıp bir bakıyordum Gülben Ergen kahvaltıya gelmiş, annem Bülent Ersoy’la kahve falı bakıyor, Aydemir Abi (Akbaş) zaten hep bizdeydi...

Hep böyle Küçük Prens gibi mi geçti çocukluğun, hiç mi kötü anın yok?

- Vallahi en kötüsü hiç dayak yememiş olmam.

Allah başka dert vermesin...

- Babam çok ketumdur. Onu kızdırdığımda iki gün konuşmazdı benimle. Asır gibi gelirdi o 48 saat. Şirinlikler, özürler hiç kâr etmezdi. İşte öyle zamanlarda derdim ki keşke tekme tokat dalsa da benimle konuşsa.

İyi ki seni dinlememiş... Bir taraftan her ne kadar rahat olsan da anne-baba ünlü olunca bir cam fanusun içinde yaşamak zorunda oluyorsun...

- Aynen abi; bunu o fanusun içinden 18 yaşında çıkınca fark ettim. Mutlu bir çocukluk yaşadım o ayrı ama ergenliğe girdiğimde sıkıntılar tek tek ortaya çıkmaya başladı.

Ne gibi sıkıntılar?

- Ben peşimden hiç ayrılmayan korumalarla büyüdüm. 17 yaşına geldiğimde, bir kız arkadaşım oldu. O zaman aşk nedir bilmiyordum. Onunla yürürken heyecandan kalbimi ağzımdan çıkacak gibi hissettiren romantik bir an oldu ama kafamı bir çevirdim ki burnumun ucunda iki tane koruma! Tabii ne heyecan ne kaldı, ne özel hayat...

Ne yaptın, isyan bayrağını mı çektin hemen?

- 18’ime girer girmez özerkliğimi ilan ettim (gülüyor). Neredeyse doğduğumdan beri yanımda olan korumamı da, şoförümü de emekli ettim.

Artık kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyordum. Amerika olayı da o ruh durumundayken çıktı zaten. Babamla anneme yakışır bir evlat olarak ne yaparsam en iyisini yapmalıydım. Her anım müzikti. Baktım dünyada bunun kalbi hangi okulda atıyor; karşıma Berklee çıktı.

E İstanbul’da Berklee vardı da sen mi gitmedin, değil mi?

- (Kahkahalar) Keşke olsaydı vallahi! Ama ne yalan söyleyeyim okula girdikten sonra burnum feci sürttü.

Dur daha okula girmedin, önce girişini bir anlat bize...

- Tabii ki girerken zorlandım ama beni çok gururlandıran bir şey oldu. Sınavıma giren hoca, başvuru kağıdında adımı görünce dönüp “Nasıl yani senin ismin İbrahim Tatlıses mi?” dedi. Durumu anlattım, oğlu olduğumu söyledim. Babamın ismi oradaki ansiklopedilerde vardı, hemen hâl hatır sordular. Müthiş bir andı benim için...

Desene babanın adı Amerika’da bile sana kapıları açtı...

- Orada hiç öyle bir durum yok abi, İbrahim Tatlıses’e saygı duyuyorlar ayrı ama bana da bayağı kazık sordular (gülüyor). İlk önce ritim sınavına girdim. Elimde darbuka var, adam da ritmi verdi, mecbursun çalacaksın. Darbukayla caz yaparken soğuk terler döktüm ama sonunda geçince rahatladım.

Hangi şarkıyı söyledin?

- Bir tek dileğim var, mutlu ol yeter...

Yani babanın şarkısıyla Berklee’ye kapağı attın...

- Özel bir şarkıyla okula girmenin heyecanı vardı. Ama ayaklarım yere inince ilk kez bir başıma olduğumun farkına vardım.

Niye, annen seninle gelmedi mi?

- Geldi tabii, yaşadığım yeri görmeden rahat edemez zaten. Beni oraya yerleştirdi, evimi düzenleyip geri döndü. Ama gittiği ilk gece patatese bağladım, çok yalnız hissettiğim için sabaha kadar ağladım.

Bari çabuk toparladın mı?

- Vallahi abi biraz zaman aldı. Çünkü o zamana kadar ne yemek yapmışlığım, ne çamaşır yıkamışlığım vardı. Orada her şeyi kendim yapmak zorundaydım. Mesela hayatımda ilk kez sıraya girdim.

Vah vah, ne sırası?

- Çamaşır yıkama sırası... Sana sıra gelince önce yıkayıp, sonra kurutuyorsun. Gitmeden önce anneme hepsini sormuştum. Her şeyi anlattığı gibi yaptım ama kurutmadan bir çıkardım çamaşırları mundar etmişim, hepsi ziyan oldu. Anne eli gibi olmuyor abi işte!

Neyse ki paran var...

- İnanır mısın o da yoktu.

Bak işte buna inanmam!

- Vallahi billahi yoktu abi... Çünkü annem olaya el atıp, belli bir miktar verdi. “Bu para bitince ağlasan da gerisi yok, ona göre idareli kullan” deyip gitti. Ben önce bir havayla “ne olacak idare ederim” dediysem de, para bitince öylece gurbet ellerde dımdızlak kalakaldım.

E babanı arasaydın...

- Zaten baktım olacak gibi değil, gizli gizli arayıp harçlık istiyordum. Sağ olsun hemen yollardı ama ikimiz de korkudan anneme söylemezdik. Hâlâ da bilmez annem bunu ama artık röportajı okuyunca öğrenmiş olacak.

Okula girerken yaşadıklarını anlatınca baban ne hissetti?

- Benden bile daha fazla heyecanlandı. Kazandığımı öğrenince de “Notaları tersten okuyacak kadar iyi öğren sonra gel” dedi. Ben de öyle yaptım.

Peki sen bu cümleden “Oğlum orada DJ’lik yapabilirsin” anlamını nasıl çıkardın?

- Müzik yapmak isteyen birine göre çok utangaç ve içine kapanıktım. Bu korkumdan DJ’lik yaparak kurtulurum diye düşündüm, gerçekten kabuğu kırmama yardımcı oldu.

Kafa yapım değişti, o gazla bir de albüm patlatayım” mı dedin?

- Zaten yazıp bestelediğim şarkılarımı arkadaşlarıma okutuyordum. Ama hiçbiri istediğim gibi söyleyemiyordu. Bir gün yine birisiyle provadayken, oldukça sert çıkıştım. O da “Beğenmiyorsan al kendin oku” dedi. Düşündüm de haklıydı! Benim de aklım yattı ve şarkıyı aldım ben okumaya başladım (kahkahalar).

Sonra da “Baba ben albüm yapacağım” diye şirinlik turları mı başladı?

- Herkesin kafasında çok sert bir imajı var babamın ama aslında öyle biri değil. İzin almadım ama her zaman olduğu gibi önce ona danıştım. O da beni destekleyip, “İdeallerinin peşinden git evlat!” dedi.

Senin şarkılarını dinliyor mu?

- Hem de her aşamasını...

“Boynuz kulağı geçti mi?” diyor, yoksa “Keşke işletme okusaydın” mı?

- İnanılmaz heyecanlanıp duygusallaşıyor dinlerken… “Kaç Kere”yi ilk duyduğunda “Vay be nasıl çıkmışsın ta oralara” dedi. Ben de “Senin oğlun olduğum için olabilir mi acaba?” deyince gözleri doldu.

Bu işler gerçekten genetik galiba... Sence babanla bir düetin vakti gelmedi mi?

- Ben de çok istiyorum ama daha şarkıyı seçemedik. “Gülüm Benim” pop bir altyapıyla süper olur diye düşünüyorum. Çünkü arabeskle aram pek hoş değil...

Nasıl yani koskoca İbrahim Tatlıses’in oğlu arabesk sevmiyor mu?

- Yanlış anladın abi, altyapısı arabesk olan şarkı benim sesime gitmiyor anlamında söyledim. Yoksa arabeski çok severim. Müslüm Gürses’i dinlerim, arabesk sayılırsa Ebru Gündeş ve Sibel Can’a da bayılırım.

Bu piyasaya çok nankör derler... Şarkıcı olma yolunda babanın arkadaşlarından destek geldi mi?

- Sadece babamın değil benim çevremden de birçok kişi yardım etti. En çok Gülben Ergen, Demet Akalın ve İrem Derici destekledi. Ama arkamdaki en büyük güç tabii ki Derya Tuna.

Destek kadar eminim ki köstek de vardır. Tatlıses’in oğlu olduğun için üzerinde büyük bir baskı hissediyor musun?

- Eskiden bu baskılara takılıyordum ama artık rahatım. Bir de insanların söyledikleri kafa yapımla alakalı değil, ne giymişim ne yemişim ona takılıyorlar.

Nasıl yani?

- Dar pantolon giyiyorum, kızıyorlar. Kravatı boğazıma düğümleyeyim, yazın ortasında takım elbiseyle gezeyim istiyorlar herhalde! Kimse kusura bakmasın ben rahat adamım, nasıl mutluysam öyle yaşarım.

Madem laf modaya geldi, o zaman sorayım. Engin Can’la kıyaslanıyorsun! “Bu Tarz Benim” diyor musun?

- “Kuş uçtu baby” diyebiliyorum sadece (kahkahalar). Bana göre moda insanın kendisine yakışanı giymesidir. Ben İbrahim Tatlıses’in oğluyum, icabında pazardan beş liraya ayakkabı beğenip alırım, moda o olur.

Bu yarışta geride kalmaktan korkmuyor musun?

- Engin Can varken bana zaten laf düşmez abi... Çocuk bayağı iyi giyiniyor. Yine de yerden yere vuruyorlar, anlamıyorum. Kim nasıl istiyorsa öyle giyinsin, niye karışıyorlar ki!

Dövmelerini de kendi modanı yaratmak için mi yaptırdın?

- Annemle babama aşık olduğum için onların adlarını yazdırdım, başka bir amacım yok.

Sevgilinin adını da kazıtır mısın vücuduna bir gün?

- Yok abi, Allah korusun! Düşünsene adam koluna “Seni seviyorum Merve” yazdırıyor, sonra ayrılıyor. Merve de gidiyor, başkasıyla evleniyor. Ömürlük pişmanlık.

Erkek anneleri kıskanç olur ama belli ki Derya Hanım’ın çekineceği bir şey yok. Baksana hiçbir kız annenin önüne geçemiyor.

- Bazen o da “Oğlum benim yüzümden evde kalacaksın” diye takılıyor. Dövme yaptırırken bir de şöyle gırgır bir olay yaşadım. Ben önce annemin adını yazdırmıştım. Babam kolumu görünce “Ha demek beni unuttun” deyip acayip bozuldu.

Seninki de ‘hain evlat Ökkeş’lik olmuş ama gerçekten...

- Sorma sorma... Tabii hemen gidip, onun adını da kazıttım. Sonra birkaç tane daha yaptırdım. Ama dövmeler artmaya başlayınca babam bu sefer de “Biz eskiden köyde inekleri damgalardık” deyip lafı yapıştırdı (kahkahalar).

Bak döndük, dolaştık laf yine İbrahim Tatlıses’e geldi. İçinde “Bir gün öyle işler yapacağım ki sadece beni konuşacaksanız” diye bir hırs var mı?

- Babam hastaneye kaldırıldığında tüm Türkiye’nin kalbi yandı, ben ne yaparsam yapayım bu sevginin önüne geçemem. Zaten geçmek de istemem... Onsuz beni konuşursak kendimi çıplak hissederim.

Babanın varisi olduğunu düşünüyor musun?

- Öyle bir heves içinde değilim. Kaldı ki sadece ben değil, onun veliahdı olabilecek kimse de yok bence.

Tekrar çok geçmiş olsun. Babanın sağlığı nasıl şimdi?

- Sağol abi, hepimize geçmiş olsun. Dualarını esirgemeyen herkese teşekkür ederiz... Çok şükür iyi. Ameliyatı atlattık, şimdi rehabilitasyon sürecindeyiz. Sonrasında da isterse buraya döner, dilerse orada kalır, imparatorun hikmetinden sual olunmaz.

ABD’ye yerleşme kararı alabilir yani? Öyle bir durumda dönmesi için baskı yapmaz mısın?

- Vallahi abi nerede mutluysa orada kalsın. Şu an böyle bir şeye ihtiyacı var. Bir de dediğim gibi, o İbrahim Tatlıses, nasıl istiyorsa öyle yapar. Benim zaten bir ayağım ABD’de, gider gelirim.

Allah acil şifalar versin, bir daha yaşatmasın...

- Eksik olma abi.

Hürriyet

Yorumlar | 0
üye profil