Akdeniz’in engin ve pırıltılı mavisinde kayboldum

Akdeniz’in engin ve pırıltılı mavisinde kayboldum

Yaz sonu turistler evlerine, işlerine dönmüşler. Esnaf ise yorulmuş ama bir rehavet çökmüş. Kötü bir sezon daha bitmiş. Ege ve Akdeniz kıyıları huzura, eski günlerine de kavuşmuş. Ağustosun aceleci meltemi, rüzgârları bile dinmiş. Bu sene para bırakan Türkler ise hiç gelmemiş. Simi Adası’na yaklaşıyoruz. Burnu döner dönmez her zamanki büyüleyici güzelliğiyle karşımızda. Hastasıyım...

Bozburun Yacht Kulüp’ten dostum ve milli yelkencimiz Edhem Dirvana ve zarif eşi Tanem Sivar’ı da ekip’e kattım, Bozburun’dan botumuzun evraklarıyla birlikte ‘Translog’umuz (deniz vasıtasının pasaportu) aldık ve çıkışımızı yaptık. Ege adaları için güzel bir zaman. Simi’de kurallar değişmiş artık, hemen liman girişinde sancak tarafımızda bir polis kulübesiyle güzel ve geniş bir iskele konulmuş. Limana girmeden ilk önce oraya yanaşacağız. Polisler çok kibar, palamarımızı aldılar, bağlandık ve karaya ayak bastık. Dört kişiyiz...

Edhem, Tanem, ben ve kameramanım Hüseyin... Pasaportlara damga vuran güzel ve güleç yüzlü pasaport polisi hanım, yeni uygulama icabı ışıklı minik bir tarayıcıyla iki parmağımızın izini alıyor. Pasaportlarımızı Türkçe ‘Hoş geldinizler’ ile damgalıyor. Koy içerisine kıçtan kara demirlemeye gidiyoruz. Eskiden yer bulunamayan, tıklım dolu olan koy boşalmış. Dev, hantal, orman düşmanı ve o hiç açılmayacak yelkenleri sarılı guletler ve dev elbise ütülere benzettiğim iri, çirkin ve zengin motoryatlar yok artık.

‘Welcome to Symi’
Kırmızı önlüğüyle Manos bizi gördüğü gibi lokantasından dışarı fırlıyor, “Welcome home brother” (Evine hoş geldin kardeşim) diye bağırarak kollarını açıyor. Bağlanıyoruz, Manos ile kucaklaşıyoruz. İki işimiz daha var; liman başkanlığı ve gümrük... İkisi de ayrı binalarda. Bu iki işi yapmaya Manos, hemen bizleri öyle kolay kolay bırakmıyor. Ayakta bir tek uzo atmaya memuruz. Elimizde dosyalarımız iki senedir uğramadığım güzel adada salınarak boydan boya Edhem ile yürüyoruz. Yolda tanıdıklara rastlıyoruz, sık sık önümüz kesiliyor. Gümrük polisi minik temiz bir ofiste “Buyurunuz oturunuz” diyor. Birkaç evrak dolduruyor ve “Welcome to Symi” ile uğurluyor bizleri.

Emsal artırımı mı!
Karşı sahilin ucuna doğru yöneliyoruz, son bir işimiz daha var; ‘Port Police’ (Liman Başkanlığı). Bahçeden girer girmez, “Aa! Bak kaplumbağa” diyorum. Edhem kaplumbağanın başını okşamaya gidiyor, hayret hiç içeri çekmiyor kafasını hayvan, belli ki alışmış. Bir de baktım ki kabuğunda ‘Leo’ yazıyor. Şaşırıyorum, polis izah ediyor, “Bahçemizde üç tane var ‘Pet’ evcil hayvanlarımız. Nitekim koridorda evrak beklerken ‘Leo’ içeri giriyor ve ortalıkta dolanıyor. Müthiş…

Kaplumbağaları olan ama kaplumbağa gibi yavaş olmayan bir liman idaresi. Bir an adayı daha da seviyorum. O yıllardır gitgide güzelleşen, aykırı beton bir bina, plastik iskemle, floresan lamba, pleksi tabela, bakkalların üzerine içecek ve bira reklamları asılı olmayan, çanak anten, boyasız briketli ve son katı filizleri dışarıda kaçak kat veya partili belediye başkanının verdiği söz ile ‘Emsal artırımı’ bekleyen binalara pek rastlamıyorsunuz.

Barış dolu günlere...
Dönüşte kafelerin birinden “ela, ela“ haykırarak bize el sallayan genç adam kalkıyor yanımıza geliyor. Adanın genç belediye başkanı Lefteris, dördüncü kez seçilmiş ve İngilizce de öğrenmiş, bizim usul sarılıp öpüşüyoruz o da diğerleri gibi, “İki senedir uğramadın” diye sitem ediyor. Bende kendisine adayı hiç bozmadığı, mimarı tarzını renk ve dokusunu iyi koruduğu için tebrik ediyorum. Manoş çilingiri kurmuş bile, minik sabah uzosu eşliğinde minik Simi karidesleri leblebi gibi... Kadehlerimizi önümüzdeki barış dolu günler için kaldırıyoruz. Telefonda Turkmax Gurme kanalındaki ‘Gastronomi Maceraları’ filmim için çekim yapacağımı söylemiştim. Hayatımda unutamayacağım bir gün hazırlanmış bile. Masalar, sandalyeler, kap kacak, tavalar, ocaklar bir tekneye yükleniyor. Tekne limandan ayrılıyor. Bizler, Manos, oğlu Yannis, kayınbiraderi Michaelis ve bir kaç çalışanı daha hızlı bir bota biniyoruz ve tarifi imkansız güzellikte bir koya gidiyoruz.

Mezeler denizden taze taze
Kayınbirader Michaelis, yüzen dev bir sal üzerinde kendine bir hayat kurmuş. Tek bir ünite bir balık çiftliği var bu koyda. Masalar, mezeler kurulurken Michaelis dalgıç kıyafetini giyiyor ve bir saat sonra sepetinde üç ıstakoz ve minik bir ahtapotla dönüyor. İşte böyle bereketli hâlâ buralar. Manos ile eski günlerin koyu bir sohbetine dalıyoruz, bebeler üç tekerlekli bisiklete binerlerdi, Yannis bir delikanlı olmuş ve çok iyi yetişmiş, belli işleri Manos’dan devir alacak. Küçük oğlan Konstantin ise yemeğe meraklı. Nitekim aynı günün gecesi çocukların yeni mekânı “LOS” (Lobster, Oysters, Sushi) (ıstakoz, İstiridye, Suşi) de ısrarlara dayanamayıp Konstantin’in kendi elleriyle hazırladığı suşiyi tadıyor ve tadında bayılıyoruz. Ege usulü ahtapotu kayalara vurarak yumuşatmanız gerekir. Yannis pamuk gibi bir ahtapotla dönüyor, birazda güneşte bekleyecek akşama mezemiz çıktı. Soğanlar kabaca doğranıyor, büyük tavaların içine zeytinyağı ve soğanlar giriyor.

Yeme de yanında yat
Istakozlar ise hiç temizlenmeden giriyor. Tüm içi çok lezzetli bir sostur aslında. Domatesler doğranıyor, iki adet acı süs biberi. Domateslerin ve kendi suyunda tavada çevrilmeye başlanıyor. Pişince tavadan yana soğumaya alınıyor. Tavaya su ekleniyor ve su akabinde üç paket linguine (yassı spagetti) kuru tavalara atılıyor. Istakozun domatesli suyunda pişecekler ve su azaldıkça ilave edeceğiz. Tam pişmeye yakın Yannis soğumuş ıstakozu didikliyor ve etlerini yeniden tavaya atıyor. Biraz da ıstakoz parçalarıyla çevirmeye başlıyor. Tabaklara bol kepçe servis ediyor Yannis... Ben ise pijamalarımı giymeye gidiyorum, yemeyeceğim yanında yatacağım...

Görüntülenme : 0 Yayınlanma Tarihi: 23/10/2016 12:25:06

Haber Yorumları (0)

500

    Acunn.com'u Facebook'ta takip et.

    Acunn.com'un eğlenceli dünyasını yakından takip etmek için Facebook sayfamızı beğenin